YABAN
Yaban sözcüğünü yerküre, yani üzerinde yaşadığımız, var olduğumuz gezegenimiz için kullanıyorum. Özünde, ıssızlık anlamından yola çıkarak bizden daha büyük bir varoluşsal önceye işaret ediyorum. Sözcüğün kökeni Farsça. Issız, insansız, çorak, verimsiz, faydasız, boş yer, çöl gibi anlamları var. Doğadan farklı bir terim. Ben bu anlamlardan yola çıkarak birbiriyle nispeten ilişkili iki anlam üretiyorum.

Birinci anlam uygarlığın, yani insan ürünü ve insan için bir yapay habitatın olmadığı yer. Issızlık, verimsizlik, boş yer anlamlarından yola çıkıyorum burada. Ama ikinci ve daha derin bir anlamı var yabanın benim için, daha doğrusu zihnimde ürettiğim: Varoluşsal anlamda insandan öncesi, daha doğrusu kendimizi içinde hissettiğimiz dışımızda ve bizden önce olan yer. Yerkürenin herhangi bir yerinde, bir doğal habitatta tamamen yalnız, yani tek başımıza kaldığımızda hissettiğimiz bizden çok daha büyük, geniş, bir bakıma sonsuz ve kısmen ürkütücü bir şeyin içinde olduğumuz duygusu. Bu anlamda bizden öncesi. Yani bir bakıma bir sosyal varlık, bir sosyal hayvan olarak bu sosyalliğimizin, bir topluluğun içinde var olma şartımızın bize algılatmadığı durum; sosyal dünyamızda hiçbir zaman bu anlamda tedirgin olmayız. Sosyalliğimizin veya toplumsallığımızın bize verdiği en önemli şey bu tedirginliği kaldırarak, hissettirtmeyerek bizi böyle bir stresten uzak tutmasıdır. Her ne kadar tamamen yalnız bir var oluş bizim doğamızda değilse de, bunu doğal koşullarımızda hiçbir zaman yaşamasak da, ancak zorlamayla algıladığımız bir durumsa da, yabanı tam böyle doğal olmayan bir öncelik durumu olarak tanımlıyorum.
Var oluşumuza bu şekilde baktığımızda, kendimizi bu anlamda bir şeyin, benim yaban adını verdiğim bir şeyin içinde algılamaya zorladığımızda, dikkatimiz kendimizden, kendi toplumsallığımızdan, her zaman bir topluluk içinde var olma durumumuzdan başka bir şeyin de içinde olduğumuzu kavramaya iter bizi. İnsanın felsefi ve etik gelişiminin evrensellik kazanmasında, sınırlarının ait olduğu topluluğun dışına çıkmasında, yani kendi topluluğu dışındakiler için de bir etik yaklaşım geliştirmesinde bu duyguyu yaşamasının çok önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Bu karşılaşmayı gerçekleştirdiğimizde, bizden daha büyük ve dışımızda bir şeyle uzlaşma ve bir bakıma bu şeye uyum sağlama yaklaşımı belirmeye başlıyor. Yabanı anlamak ve bu anlamda yabanlaşmak bu açıdan çok önemli. Yabanda olduğumuzda, tamamen tek başımıza o ıssızlığın içinde olduğumuzda, ki bunu tek başımıza doğaya giderek rahatlıkla yapabiliriz, tek algıladığımız, duyduğumuz, soluğumuzun, nefesimizin sesidir. İşte o anda bizden çok daha büyük bir şeyin içinde tamamen yalnız, sadece bir soluk olduğumuzu kavrarız.
Bu insan için hiç de doğal olmayan bir durumdur. İnsan tek bir birey olarak evrilmediği gibi, sosyal bir hayvan, her zaman bir topluluk içinde var olan bir hayvan olarak evrilmiştir. Bu koşullarda algılayamayacağı bir durumdur bu ama hiçbir zaman algılayamayacağı bir durum veya yaşayamayacağı bir duygu değildir. Çevresinde tek bir insan bulamadığında, örneğin bir ormanda kaybolduğunda ya da diyelim tek başına avlanıyor, böyle durumlarda kendini bu bahsettiğim türden bir yabanda, kocaman bir şeyin içinde yapayalnız hissedecektir. Dediğim gibi, bu insanın doğallığına aykırı bir durumdur ama son derece eğiticidir, insanı daha farklı bir gerçeklikle tanıştırır. Muhtemelen mitolojilerin başlangıcında karşılaştığımız o ilk durumlar, her şeyin başladığı anlar böyle bir algılamanın ürünüdür. İnsan daha en baştan itibaren yabanın farkına varmıştır.
Bu keşfini muhtemelen farklı bir şekilde yorumlamıştır. Kendisinden önce olma durumunu, önce gelmiş olma halini gerçekten de tarihsel bir gelişme olarak algılamış olabilir. En azından bir kısmının bunu böyle algıladığını gösteren belirtiler var ve bu bir kısım zaman içinde toplam insan nüfusunun neredeyse tamamını oluşturmuştur. Yaban bu şekilde algılanmış, insandan önceki durum olarak, ve insanın belirmesiyle de yabanın sona erdiğini düşünülmüş gibi gözüküyor. Herhangi bir insan topluluğunun içinden bakınca dışarıdaki ıssızlığı, dışarıdaki o çok büyük şeyi görmek pek de kolay değil.